Nihat YANDIMOĞLU Yazıları

Ayaktakiler - (Soldan sağa) : Fatma (ANAM), Rukiye (Rahmetli Büyük halam), Keziban (Rahmetli Gelinabam, Dayımın Hanımı), Dudu (Hayati Öğretmenin Hanımı)
Oturanlar - (Soldan sağa ) : Ümmügülsüm (Rahmetli Küçük Halam), Şerife Teyze(Akraba), Ayşe Teyze ( Komşu )

ADSIZ KAHRAMANLAR(RAHMETLİ ANAMA)

Onlar kahramandılar. Diğer Anadolu anneleri gibi. Anam, halalarım (babam) öksüz büyüdüler, babaları şehit ve gazi idi. Çocukluklarına doymadan, genç kızlığa, genç kızlıklarına doymadan kadınlığa ayakbastılar.

Onlar üretici idiler. Yem fabrikalarına arpa, kâğıt fabrikalarına saman, un fabrikalarına buğday, şeker fabrikalarına pancar, ilaç fabrikalarına afyon sakızı, yağ fabrikalarına ayçiçeği yetiştirdiler. Ağaç, çiçek, evlat da yetiştirdiler. Ekmeği hiç çöpe atmadılar. Kuru ekmeklerden papara yemeği pişirdiler, sofraya tekrar koydular. Kalan ekmek kırıntılarını koyunlarına, ineklerine, tavuklarına, atlarına yem verdiler. Ekmeği israf edemezlerdi, ağustos sıcağında tarlada nasıl çalışıldığını iyi bilirlerdi. Birbirlerinden kül(ateş) aldılar, bir kibrit çöpü israf olmasın diye.

Bebeklerine hazır bez kullanmadılar. Doğanın beyaz topraklarını kavurdular, ılıttılar altlarını belediler, bebekleri pişik olmadı. Mama denen şeyde neydi..? Anne sütlerinden yavrularını doya, doya emzirdiler. Tavuklarından yumurta, koyunlarından yün, ineklerinden süt ürettiler. Yünden ip eğirdiler. İpten kocalarına, yavrularına, çorap, kazak ördüler. Sütten yoğurt, peynir, yağ yaptılar. İlkokula gidemediler, okuma yazmayı öğrenemediler. Ama çocuklarını mühendis, doktor, eczacı, hâkim, avukat, veteriner, öğretmen, teknisyen, ziraatçı, subay, mimar, işçi, çiftçi yetiştirdiler. Torunları bir devleti yönetecek kadroya ulaştı. Buzdolapları, çamaşır makineleri, bulaşık makineleri, televizyonları yoktu. Ama yemeklerini pişirdiler, bulaşıklarını, çamaşırlarını elde yıkadılar. Kuaföre hiç gitmediler. Uzun saçlarını ördüler. Değirmene buğday götürüp un aldılar. Undan ekmeklerini de kendileri yaptılar.

Üretmenin, yetiştirmenin gururunu, doya doya yaşadılar. Mütevazı idiler, fedakârdılar, mutluydular, huzurluydular. Hallerinden hiç şikâyetçi olmadılar. Kanaat etmesini, şükretmesini hep bildiler. Çok meşakkat çektin, yetiştirdiğin çiçeklerini koklamadın, meyvelerini görmedin. Seni çok özledim. Nur içinde yatasın sevgili ANACIĞIM.

14 Mayıs 2006 (Anneler Günü )


HALİL ONBAŞI ve KRAL VIII. EDWARD

Bu hikâye yaşanmış iki kişinin aşk hikâyesidir. Hikayenin birinci kahramanı hakkı yenmiş HALİL ONBAŞI, ikincisi tarihlere geçmiş İngiliz kralı VIII. EDWARD dır.

VIII.  EDWARD  (İngiliz Kralı–1894,1972)

 

Kral V.George ve Kraliçe Mary’nin oğludur. Edvard VIII sevdiği kadın Wallis Simpson ile evlenebilmek için kendi isteğiyle kraliyet tahtından vazgeçen ilk İngiliz kralıdır. I.Dünya savaşında kurmay subay olarak orduda görev aldı. Dostça tavırları ve sevimliliği sayesinde gezilerinde ilgi uyandırdı. 1920 lerdeki iktisadi bunalım döneminde, ülkedeki işsizlik sorunu ile ilgilendi. EDVARD VIII, Ocak 1936 yılında babasının ölümü üzerine tahta geçti.

1930’da tanıştığı ABD’li Wallis Simpson ile evlenme isteğine İngiltere kilisesi ve başta başbakan Stanley Baldvin olmak üzere siyasal çevreler karşı çıktılar. Edvard VIII 1936 yılında kendi isteğiyle tahttan çekildi. Sevdiği kadının AŞKINI tercih etti. Daha sonra Windson dükü unvanını alan Edvard eşiyle birlikte Fransa’nın güneyine yerleşti. 1940 yılında Winston Churchill tarafından Bahamalar valiliğine getirildi.(kaynak: Temel Britanica cilt 6,sayfa 49)

 

 

HALİL ONBAŞI (Halil YANDIMOĞLU 1914–1986)

1914 yılında ARGITHANI’nda doğdu Babası YANDIM ABDULLAH ÇAVUŞ Kurtuluş savaşında İNÖNÜ cephesinde 1921 yılında şehit düştü. Yedi yaşında iki kardeşiyle öksüz kaldı. İlkokul üçüncü sınıftan sonra okuyamadı. Hayat mücadelesine başladı. Askere gidinceye kadar ARGITHANINDAN İZMİRE (yaklaşık 500km)iki defa yayan çalışmaya gitti. 1934 yılında askere gitti. Askerde ONBAŞI rütbesini aldı.1938 yılında ATATÜRKÜN ölümünde Dolmabahçe sarayında tören kıtasında bulundu. 4 sene askerlik görevinden sonra, teskere bıraktı. Uzatmalı ONBAŞI olarak BURSA KEMALPAŞA jandarma karakol komutanı görevine başladı

Bu görevde iken ARGITHANINA izine geldi. İzinli iken TAYBALARIN HACI MEMET’in kızı FATMAYI kaçırdı Bu yüzden askeri hapishanede yattı. Hayatta tek tutar dalı olan ONBAŞILIK elinden alındı. Bunu da göze almıştı, biliyordu. Aşkını tercih etti. Daha sonra FATMA ile evlendi. 6 çocuğu oldu. Argıthanında Bekçibaşılığı yaptı. 1955 yılında çiftçiliğe başladı. 1986 yılında vefat etti.

Sevgili babacığım,
Kral Edward VIII sadece tahtından vazgeçti. Yine saraylarda yaşadı. Maddi sıkıntısı hiç olmadı. Tarihlere, Ansiklopedilere geçti. Romanlara konu oldu. Sen ise işin, ekmeğin, her şeyin olan ONBAŞI rütbesini terk ettin. Başka bir tutunacak dalında yoktu. Senin için ONBAŞI rütbesi, Kral EDWARD’ın tahtından daha değerliydi.
Senin ANAMA sevgin daha büyüktü. Ama seni kimse bilmedi, tarihler yazmadı, ansiklopediler bahsetmedi, romanlar konu yapmadı. 

Sana haksızlık yapıldığı kanaatindeyim. Olsun yokluk içinde oğlunu Makine Mühendisi, Deniz teğmeni yaptın. Oda sana yapılan bu haksızlığı bir nebze olsun diye kalemine sarıldı. Öbür dünyada inşallah ANAMLA el ele ALLAHIN cennetinde gezersin. Yalnız babacığım ANAMA sevgini orada belli et. Kabirleriniz nur olsun. Bu büyük sevginin karşısında saygıyla eğiliyorum.

28  Ağustos 2006


FİZAN

— Yıl 1978 Temmuz KONYA

Karayollarında çalışıyorum. Siyasi tayinler çok hızlı. Emekliliğine altı ay kalan Rıza Beyi tayin ediyorlar. Karşıt görüşlü mesai arkadaşım Akman Beye yarı şaka takılıyorum. Niye tayin ettin diye, o da cevap olarak ciddi ciddi.
 — Hepinizi süreceğiz’’ diyor.
 — FİZANA sürün, ne yazar’’diye sert cevap veriyorum.
     
— Yıl 1979 Temmuz LİBYA

Şirketin tercümanı Hataylı Mehmet Bey bir taksi tutuyor. Trablus’tan ben ve beş işçi sabah yola çıkıyoruz. Bir müddet AKDENİZ kenarından gidiyoruz. Sonra güneye dönüyoruz. Buralar nereler? Bir tarafta Kum dağları diğer tarafta çıplak dağlar. Ortada bir şose, git ha git. Gece yarısı Libyalı şoför bizi çölün ortasına bırakıyor.
— Halas(Tamam)
— Vuhenene (Burası neresi)

— EL FİZAN

Aklım başıma geliyor. Tam bir yıl önce ‘’FİZANA SÜRÜN‘’ demiştim. Ama FİZAN neresi bilmiyordum. Atalarımız ne demiş! ’’Büyük lokma ye, Büyük konuşma’’. 1911 yılına kadar buralar bizimmiş, bizde buralarınmışız. Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Kuşçubaşı Eşref, Zenci Musa hep İtalyanlarla savaşmışlar. 1912 Balkan harbinde İstanbul’a çağırılmışlar.
Cuma günü camiden çıkıyoruz. Yaşlı bir adam bize sarılıp ağlıyor, Türkçe bilmiyor.
— Babam Türk, babam Türk.
— Tercüman anlatıyor; babası Osmanlı memuru imiş, dönememiş, kalmış Libyalı bir hanımla evlenmiş. Yiyecek ekmeğim, içecek suyum varmış. Üç sene çölde   TÜRKÜ söylüyorum.

 

Gelemem anam, gelemem anam
Ben LİBYA dan gelemem anam,
Sen oğlunu istiyorsun
Benim vatan LİBYA anam

Mektup yazdım POSTA gelmez
Alır cevabını vermez
Şu LİBYA da TÜRKÇE bilmez
Benim vatan LİBYA anam

Aşılmaz dağlar aştım
Geçilmez denizler geçtim
Ne kötü kaderim varmış
FİZAN ÇÖLLERİNE düştüm

18 Mayıs 2006


PEHLİVAN

- YIL 1930 - ARGITHAN

Memleket, 93 Moskof Harbi (1878) den 1921 İSTİKLAL HARBİNE kadar çok sıkıntılar çekmiş.
TRABLUS (1911), BALKAN HARBİ(1912), I.DÜNYA SAVAŞI (1914–1917) [ÇANAKKALE, YEMEN, GAZZE, SARIKAMIŞ, IRAK, MEDİNE, GALİÇYA HARPLERİ]

Bir Köyde, bir kasabada bir çift öküz dahi kalmamış. Gencecik insanlar Yemende, Sina Çölünde, Sarıkamış buzulunda telef olmuşlar.

Çileler, acılar, ızdıraplar unutulup yaralar yeni yeni sarılmaya başlar. ARGITHAN’dan SALİHLİ ye YEDİ GENÇ ve ONLARA TAKILAN 16 yaşında bir çocuk(babam), çalışmak için, sırtlarında yorganlarıyla YAYAN yola koyulurlar.

Yolları üzere bir kasabaya uğrarlar. Kasabada düğünde vardır, tabi düğünde yemekte vardır. Yorgun ve açtırlar. Düğün sahibi güreş müsabakası tertipler. Birinci olana mükafat olarak bir KOÇ verilecektir. Bizimkilerin gayesi koç falan değildir, karınlarını doyurmaktır. Yanlarına takılan en küçüğü meydana sürerler.

- Selam aleyküm.
- Aleyküm selam. Hoş geldiniz.
- Bu çocuk pehlivan, güreştirmek isteriz.
- Buyursun, işte meydan!

Babamı meydan sürerler. Gariban, güreş ne bilsin. Bir iki peşrev çeker. Rakibi, kaldırdığı gibi bir çırpıda yere vurur. Belini incitir, iki ay çeker.
- Baba, beli meli boş ver, yemeği yediniz mi?
- Yedik oğlum, yedik.
- Demek HALİL ONBAŞI babamız PEHLİVAN imiş de haberimiz yokmuş
- Yokluk adamı pehlivan da yapar oğlum. Bugünlerimize şükürler olsun. Pehlivan babacığım nur içinde yat

2007


TAYIN

- YIL  1920  ARGITHAN  TREN İSTASYONU

Yorgun tren istasyonda durur.Yorgun savaşcı YANDIM ABDULLAH ÇAVUŞ trenden iner. Kış , soğuk ona dokunmaz ,Askerde biriktirdiği beş adet TAYIN EKMEĞİ vardır. Üç çocuğuna , hanımına  kavuşacaktır . Tipiye fırtınaya aldırmadan evinin yolunu tutar.Cephelerde çektiği sıkıntıları unutur.Üstelik küçük yavrularına verecek TAYİN EKMEĞİDE  vardır.Şükür eli boş değildir. Ama harpler bitmemiştir . YUNANLILAR daha AFYON’dadır.Tekrar çağırılacağını bilir . Kendisine  üç adet  AT derisinden ÇARIK diker .Köyüne , yavrularına kavuşalı iki ay olmuştur. BİR GECE JANDARMALAR EVİNE GELİR.

- Abdullah Çavuş ,Abdullah Çavuş, Celbin var. Avradın koynunda yattığı yeter . karakola gel.
- Hazırlanıp hemen geliyorum.

Zaten hazırdır. Ağabeyi YANDIM İBRAHİM ÇAVUŞ, ÇANAKKALEDE şehit olmuş , Kardeşi  MUSTAFA Yemende İngilizlere esir düşmüş,gelmemiştir. Abdestini alır , namazını kılar, çocuklarıyla vedalaşır. Ellerini havaya kaldırır :

- ALLAHIM bu son olsun. YA ŞEHİD YA GAZİ OLAYIM.
Yüce yaradan duasını kabul eder. 1921 STİKLAL HARBİNDE ,İNÖNÜ cephesinde şehitlik mertebesine eriştirir.Aynı kasabadan arkadaşı YUNUSOĞLU kabrinin üstündeki kepinden onu  tanır.

- Bu bizim YANDIM ABDULLAH ÇAVUŞ

Mezarına kapanır , toprağını öper, sonra komutanın sesiyle irkilir.
- SÜNGÜ TAK İLERİ.

4 Ocak 2007 


ŞEFTALİ veya VATAN

- YIL 1983 RASLANUF - LİBYA

Türk müteahhitleri yurtdışına açılıyor. ENKA –KUTLUTAŞ firmamız türkişçisi-Türk ustası - Türk mühendisiyle yepyeni modern bir şehir inşa ediyor. Yaklaşık binbeşyüz vatandaşımız sebepleniyor. Ramazanda oruç on yedi saat sürüyor. Günde ortalama on dört saat var gücümüzle çalışıyoruz.  Onbeş günde bir Cuma günü tatil yapıyoruz.  Yaptıklarımız gurur veriyor, yorgunluğumuzu unutuyoruz. Türkiyeden mektup elli günde geliyor, telefon haberleşmesi yok, sıcak çöl iklimi yakıyor. Gurbetlik daha fazla yakıyor. Memleketten, anadan, babadan, hanımdan, yavrularımızdan ayrı. Ne yapalım.  ALLAH bereket versin, iyi kazanıyoruz. Dişimizi sıkalım, bir evimiz olsun, kiradan kurtulalım. Mevsimler gelip geçiyor. Kiraz, Erik, Kayısı, Vişne, Üzüm, Şeftali hiç tatmıyoruz. Sağlıkçı arkadaşımız Rasim Bey TÜRKİYEYE izne geliyor. İbrahim ağabeyime elden mektup gönderiyorum. İzine gelen Rasim beyle bana bir kilo şeftali göndermesini yazıyorum.

20 GÜN SONRA

Rasim Bey izinden dönüyor. Memleket havadisleri dinliyoruz. Birde ŞEFTALİ getirdin mi, diye soruyorum. Ağabeyim bir küçük kutuyu Rasim beyin evine getirir.
- Bunu kardeşime götürebilir misin?
- Bu ne?
- ŞEFTALİ
- KONYADAN bu gitmez bozulur. Ben İSTANBULDAN alır götürürüm. 
Neticede İSTANBULDANDA bozulur diye almaz ve getirmez, atlatır.
Bu mevsimde de kayısı, kiraz, şeftali, erik tatmayacağım. Arzum bir başka mevsime kalıyor. VATAN HASRETİ, ÇÖL SICAĞINDAN fazla yakıyor. Dalıyorum düşüncelerim beni ÇANAKKKALEYE, YEMENE, İNÖNÜYE, SÜVEYŞE götürüyor.
• YANDIM ABDULLAH ÇAVUŞ-Halil oğlu (Dedem) ŞEHİD, Kurtuluş savaşı İnönü 
• YANDIM İBRAHİM - Halil oğlu (Dedemin ağabeyi) ŞEHİD, Çanakkalede 
• YANDIM MUSTAFA - Halil oğlu (Dedemin kardeşi) GAZİ, Birinci dünya savaşı (İngilizlere esir düşer yarı saflaşarak döner)  
• TAYBALARIN AHMET (Anamın amcası), GAZİ (Yemende veba hastalığına yakalanır, ARGITHANINA döner 21 gün yaşar vefat eder)

Ey ŞEHİT ve GAZİ dedelerim siz haklıymışsınız. ŞEFTALİSİ, KAYSISI, ERİĞİ, ÜZÜMÜ, KİRAZI, VİŞNESİ, MUZU olan bu vatan her şeye değer. Hepiniz nur içinde yatın, cennet bahçeniz olsun. Hakkınızı helal edin. Ah biz torunlarınız birde bu vatanın kıymetini anlasak.

Tıpkı balıklar gibi  “Derya içredirler, Deryayı bilmezler”

31 Temmuz 2006


ÇOK ÇALIŞMALISIN ÇOK

Yıl 2002, ekonomik kriz devam ediyor. Tazminatını verip çıkardığım  işçi beni teselli ediyor ;
- Üzülme abı sen elinden geleni yaptın ALLAH razı olsun.

Yirmi iki işçiden yedi işçiye düştük, çıkan işçiler bu kış günü ne yer ne içer.
- Kış sabahı   evden  çıktım  işe gidiyorum her taraf   sis , buz,soğuk. Moralim çok bozuk, canım sıkkın… FİZAN Çöllerinde Mühendis iken daha huzurluydum. 
- O da ne …!
- Adamın biri çöpten kağıt topluyor, üzerinde ceketi bile yok.
- Kendine gel YANDIMOĞLU , ne yapıyorsun  kaloriferli sıcacık   evde   yattın  ,  arabaya   binip   işine  gidiyorsun , sağlığın yerinde , borcun yok ,  bilgi   birikimin , hayat tecrüben var, En önemlisi MESULİYETİN var.
- Çok çalışmalısın çook…!
- Çocukken yağmur duasına çıkar, mani söylerdik!

“Akkız Altın ister,
Karakız mengil ister,
Teknede hamur,
Çok ver ALLAH yağmur.”

Bir insana iş verirsen çöpten kağıt toplayan bir kişiyi kurtarırsın.
- Aklım başıma geliyor. Özür dilerim ALLAH’ım .Kendi kendime güç verip dükkanımın yolunu tutuyorum. 

Ya ALLAH, ya BİSMİLLAH. Devam…

28 Nisan 2006


DELİ DOKTOR ( DR.NİHAT TÖZGE 1904-1969 )

- Yıl 1951 ARGITHANI

Kasabaya  İSTANBUL’ lu cildiye mütehassısı  bir doktor  gelir. Bir köy evi tutar. Yastığı kerpiç, yatağı ve yorganı gazete kâğıdı. Bütün varlığı sırtındaki siyah pardösü, elindeki ilaç ve yiyecek filesi. Bir yufka ekmeğini dahi ücretini vermeden almazdın. Çok güzel Fransızca bilirdin Akşehir’de muayene yirmi lira iken beş liraya muayene yapar, paranın yarısını da hastanın adına KIZILAY’ a makbuz keserdin. Muayene ettiğin hastanın başında dört beş saat beklerdin. Yakın köylere yayan muayeneye giderdin. Köylüde sana DELİ DOKTAR adını taktı .Cumhuriyetin ilk doktorlarındandın . Hayat mecmuasında okul arkadaşlarınla fotoğrafın yayınlanmış. İsteseydin TÜRKİYE ’nin sayılı zenginlerinden olur, boğazda yalı bile alabilirdin. PARA ’ ya hiç değer vermedin. Haftada iki gün bedava muayene yapar, fakirlerden para almazdın.  AKILLI  DOKTOR  olmayı hiç istemedin.

Rahmetli babamın gözlerini sağlığına kavuşturdun. Oda bir vefa borcu olarak, bana senin adını verdi. Küçükken beni hep senin adın ile çağırdılar. 1970 yılında CERRAHPAŞA Tıp Fakültesin’ e kaydı bunun için yaptırdım, sonrada maddi sebeplerden dolayı mühendis mektebine geçtim.  Senin garipliğin, insanlara hizmet anlayışın, sana sevgim hep içimde duruyor.
Bana ışık tutuyorsun. Bir gün bağdan gelirken bir salkım üzüm vermek istedim, almadın…
Çok üzülmüştüm.


1969 yılında köy evinde, yalnız başına, YUNUS EMRE’ nin şiirine uydun, argıt mezarlığına uğurlandın    
                 Bir garip ölmüş diyeler          
                 Üç gün sonra duyalar
                 Soğuk su ile yuyalar
                 Şöyle garip bencileyin
      
Kimdin, neydin, derdin neydi, FELEĞE niye küstün. SIRRINI ‘da kendinle beraber götürdün. Yaşını soranlara;
      – "KİŞİNİN YAŞI DEĞİL, SAĞLIĞI SORULUR" derdin.
      Herkes senden RAZI oldu, ALLAH ta senden razı olsun

18 Mayıs 2006


MUZ (ANAM, BEN VE OĞLUM)

Akşam oldu, yorgunum! Telefon çaldı, yıl 1993. Evden aranıyorum, Hanım arıyor:

- Safa’nın (oğlum, 3 aylık) muzu bitti unutma! Sakın almadan gelme!
- Tamam Hanım!..

Ses öyle geliyor ki ihtiyaç, SERUM ilacı gibi.

Telefonu kapatıyorum, koltuğuma yaslanıyorum... Düşüncelerim beni 23 yıl öncesine 1970 yılına götürüyor...İstanbul Teknik Üniversitesine yazılacağım. Yanımda aynı liseden Raşit arkadaşım var. Dolmabahçe stadının yanında yürüyerek gidiyoruz, seyyar satıcı MUZ satıyor, Ben arkadaşıma, arkadaşım bana soruyor: ‘Hiç muz yedin mi ?’ İkimizin cevabı da aynı: ‘Hayır!..’Düşünüyorum 17 yaşına kadar muz yemeden nasıl yaşadım!..

Rahmetli ANAM hiç muz yemedi… Sağlıklı, mutlu ve huzurluydu…
Ama çocuklarımıza HAYATIN "MUZ YEMEDEN" de yaşanabileceğini nasıl öğreteceğiz? Muz olmadan gelecek nesiller nasıl yaşar? MUZ’u olmazsa olmaz yaptığımızda hayatı zorlaştırmıyor muyuz? Çekilmez yapmıyor muyuz?.. Çocuklarımıza bunu anlatmamız gerekmiyor mu?
Hayat güzel,  kolay, basit yaşanabilirken, onu biz kendi ellerimizle ZORLAŞTIRMIYORMUYUZ !..

10 Mart 2006


YILBAŞI RESMİ

Akşehir Lisesi 1.sınıftayım. Yılbaşı yaklaştı. Resim dersi öğretmenimiz ödev veriyor.
- İki gün sonra yeni yıla giriyoruz.   Haftaya YILBAŞI ‘nı anlatan bir resim yapıp getirin.
Arkadaşlar o senelerde tombala, piyango gibi konuları içeren resimler yapmışlar. Bende bir resim kompozisyonu yaptım. Yolun kenarlarını ağaçlarla süsledim. Bir yol ve yürüyen bir yolcu. Yolcunun bir ayağı 1967 yazılı bir taş üzerinde, diğer ayağı ise1968 yazılı bir taş üzerine basıyor. Yolun nihayeti NASRETTİN HOCA MEZARLIĞI ile biten bir resim.  
Resim ödevleri toplandı. Bir sonraki ders notlar açıklandı. Sınıfta bir ben zayıf aldım. Birde öğretmenim bana kızdı.
- ‘’Sen yılbaşını gece MEZARLIKTA mı kutladın’’  dedi.
- İstemesekte ölüme bir yıl daha yaklaştık öğretmenim.
15 yaşında benim düşüncem anlaşılmamıştı. Şimdi kırk yıl geçti. Çok tanıdıklar bu yolu bitirdiler. Bense ömür sermayemden 40 sene daha harcadım.  Mezarlığa 40 kaldırım taşı daha yaklaştım.  Hava sanki sisli.  Mezarlığı görüyorum, ama kalan kaldırım taşlarının sayısını göremiyorum
Şimdi yılbaşında şirketimizin envanter muhasebesini çıkaracağız Kâr mı? Zarar mı?
Her yılbaşında ömrümüzün muhasebesini yapmamız gerekmiyor mu? . Kesin olan ömür sermayesinden 365 gün daha harcamamızdır. 
Sağlıklı iyi seneler dileğiyle.   

31 Aralık 2006


LENİN HEYKELİ veya ZULÜM ABİDESİ

TEMMUZ 1990 – BAKÜ - AZERBAYCAN
               Rus tankları Azerbaycana giriyor.Binlerce genç taşlarla ,sopalarla yurtlarını savunuyor. Azadlık (Hürriyet) diye bağırıyor. Çoğu can veriyor. Televizyonda haberleri izlerken yüreğim sızlıyor. Sekiz yaşındaki oğlum Halil dayanamıyor:
- Ne oturup seyrediyorsun BABA , sende git yardım et. Koltukta oturup üzülmenin ne faydası var. Ben büyük olsam hemen giderim.
Söyleyene değil, söyletene bak diyorum Niyetime  alıyorum. Nihat ÇETİNKAYA İSTANBULDAN uçakla ilk kafileyi götürüyor. BAKÜ  hava alanında yetmiş yıldır birbirlerini göremeyen akrabaların (kardeş, yeğen, amca, dayı, teyze, hala )buluşmaları yürek yakıyor.  Ağlayanlar , bayılanlar , kucaklaşanlar, sevinenler  yazı ile anlatılamaz.  
               KUBAYA AHISKA TÜRKLERİNİ görmeye gidiyoruz. Naylon barakalarda yaşıyorlar. Yaşlı bir teyze çocukken STALİNİN kışın vagonlarla SİBİRYAYA nasıl sürdüğünü, babasının, ablasının sefaletten nasıl öldüğünü anlatıyor. Kendi imkanlarımızla götürdüğümüz kumaş, ilaç, KURAN, para yardımlarını dağıtıyoruz. Biraz rahatlıyoruz.
               Gece LENİN MEYDANI(AZADLIK MEYDANI) yanındaki otelimize  dönüyoruz. Sokağa çıkma yasağı var, Rus tankları BAKÜ caddelerinde dolaşıyor. Otelden meydan görünüyor. Yirmi iki metre  yüksekliğindeki LENİN HEYKELİ eliyle HAZAR DENİZİNİ  ve TÜRK İLLERİNİ (TURANI)  gösteriyor.
               Arkadaşım ULVİ BEY:
- Ben bu heykele balkondan EZAN okuyacağım. ALLAHÜ EKBER , ALLAHÜ EKBER
Tüylerim diken  ,  diken oluyor .
- VALLAHİ   bu   ZULÜM  ABİDESİ  iflah etmez er geç yıkılır, diye bağırıyorum.
               Ertesi gün akşam EBULFEYZ ELÇİ BEY le bir evde buluşuyoruz .Sarılıp hasret gideriyoruz, ağlaşıyoruz. EBUL FEYZ BEY anlatıyor:
- Mısırdan geliyorduk uçağımız İSTANBUL üzerinden geçiyordu .İstanbul boğazı görünüyordu .Aşağıda çimlerin üzerinde bir yatabilsem diye dua ediyordum. Yanımdaki Rus öğretim üyesi meslektaşım , ne oldu diye sordu. Yok bir şey dedim. Belki oda ‘İSTANBULU nasıl ele geçiririz ‘’diye düşünüyordu. Hayat ne acı . 
ALLAH  size CENNETİN  yeşil çimlerini nasip etsin. Orada doya,doya sere serpe yatasın.

EKİM 1991  -   TÜRKİYE 
Gazete ve dergilerde LENİN HEYKELİNİN boynuna çelik halatlar  bağlanıp vinçlerle devrildiğinin fotoğrafları yayınlanıyor. Görünce ani tepki veriyorum. Bunu yıkan benim arkadaşım diyorum.
 Küfür ADALET  üzere hükmederse devam eder ,Ama zulüm payidar olmaz . Bu gün IRAKTA , FİLİSTİNDE ,LÜBNANDA , AFGANİSTANDA  George W.BUSH un yaşlılara , çocuklara , kadınlara yaptığı işkenceleri görünce yıkılacak diye kalbime geliyor.

 YAŞASIN HÜRRİYET, YAŞASIN ADALET...

27 Ağustos 2006


YANDIMOĞLU

- Yıl  1967

Akşehir yatılı Öğretmen okulu yazılı imtihanını kazandım. Mülakat oluyorum .Beş öğretmen sözlü yapıyor. Bayan öğretmen sordu;
- YANDIMOĞLU soyadı nereden geliyor ?
Sorunun cevabını bilmiyordum. Hemen mantıklı bir senaryo anlatıp otuzuncu olarak kazandım. Kasabaya geldiğimde Rahmetli büyük halam ‘a  soruyorum .
- Halacığım imtihanda bir sual sordular .Biz soyadımızı nasıl almışız.
- Oğlum BÜYÜKDEDEMİZ saf imiş. AK mahalleden oyunlu (kurnaz) bir gelin (Büyük annemiz)  almış .Yatsı  namazından  sonra  GÜVEĞİ  katmışlar  (gerdeğe girmiş).   Büyük ebemiz;
- Çeyiz sandığının anahtarı ANAMGİLDE  kalmış , haydi alda gel demiş .

Dedemizde ak mahallenin yolunu tutmuş .Kayınvalidesi gile giderken  Harman yerinde bir samanlık yanıyormuş’’yangın var’’diye herkesi toplamış . Duyanlar toplanır, yangını söndürürler .Bağıran kim, büyük dedem.
- Senin burada ne işin var..
- Hanım söyledi, çeyiz sandığının anahtarı KAYNANAM gilde kalmış, onu almaya gidiyordum.
- Anladık. Biz bu yangını söndürdük, ama senin yangının evde ona bir şey yapamayız. Sen YANMIŞSIN.

Bundan dolayı sülalemize YANDIMLAR demişler.Ben doğuştan YANDIMOĞLU, bizim hanımda imza attıktan sonra YANDIMOĞLU oldu.

Hz  MEVLANA ne demiş;

“HAMDIM , PİŞTİM , YANDIM”


IRAKLI ÇOCUKLARA

NİYE

Gülmek varken ağlamak NİYE
Güzellik varken çirkinlik NİYE


Sevmek varken üzülmek NİYE
Sevgi varken nefret NİYE


Şefkat varken zulüm NİYE
Kardeşlik varken düşmanlık NİYE


Yaşamak varken ölmek NİYE
Barış varken savaş NİYE


Aşikârsın ALLAH’ ım körlük NİYE!

02 Nisan 2003 


PULLUK VE KALEM

- Yıl 1964 ARGITHANI
  
İlkokulu bitirdim. Harman, hasat zamanı. Babam, Anam, Ağabeyim, Ablam hepimiz çalışıyoruz. Her şey atlarla ve elle yapılıyor. Çiftçiler tarımda makine kullanmıyor, çünkü imkânları kıt. Bu iş bir iki kişiyle, atlarla çok zor oluyor. Bende sap arabası çiğniyorum, düven sürüyorum, su taşıyorum, haşhaş kırıyorum, velhasıl zor.  Arpa tozu, sıcak yakıyor. 

Okullar açılacak, ortaokul yapılması için Belediye Başkanı (rahmetli Ahmet ÖZ) öncülüğünde köylü seferber olmuş, kimi taş getiriyor, kimi arpa, buğday veriyor, kimi bedava çalışıyor, kadınlar çeyizlerini veriyor. Ama ortaokul yapımı yetişmiyor.

Babam beni AKŞEHİR de ortaokula yazdırmaya karar veriyor. Ayakkabı alınacak. Ayakkabıcı Mehmet Ülkü amca , babama soruyor..?
Nasıl Halil ONBAŞI, kafası iyimi, okur mu? Emeklerin boşa gitmesin..!

Okursa okur, okumazsa okumaz, kendi bilir, Mehmet ağa. Bir yanda PULLUK, bir yanda KALEM. Pullukta olmaz Altmış dönüm tarla var, altı kardeşler, buna on dönüm düşer, on dönüme de bir pulluk olmaz. Okursa ceketimi satıp okutacağım.

Bunları idrak ediyorum, başkada şansım yok. Rahmetli babamın söylediklerini onbir yaşımda bugünkü gibi anlıyorum. Akşehir de bir oda ev, gaz ocağı, yer yatağı, yorgan, iki hasır, bir soba, tava, tencere o zaman için büyük imkân, büyük şans.

Bu hızla kendi başıma Akşehir Ortaokulu, Akşehir Lisesi, İstanbul Teknik Üniversitesini bitiriyorum.  Okumamak gibi bir lüksümün olmadığını babam söylüyor, ben anlıyorum. Sonrası kolay. Bu şansı olmayan köydeki arkadaşlarımı düşünüyorum, şükrediyorum. Nur içinde yatasın sevgili babacığım. Teşekkür ediyorum.
İnsanlığa faydalı, sana layık bir evlat olmaya çalışıyorum. İnşallah rüyamda gördüğüm yerde buluşuruz.

07 Haziran 2006 


KARINCANIN NASİBİ

ALLAH  her  yarattığı canlının nasibini verir.Yeterki  biz  kulları sebebine sarılalım  ,başkalarının nasiplerine mani olmaya uğraşmayalım . Ne yaparsak hak ettiğimizin karşılığını alırız .
Çocukluğum , gençliğim köyde çiftçilikle geçti .Kışın AKŞEHİRE okumaya  gider, yazın tarlada  , harmanda babama  yardım ederdim .
Son baharda atlarımızla ekin ekerdik. Rahmetli babamın tarlaya tohum saçarken  duaları ne güzeldi . 
-Bismillahirrahmanirrahim . Rabbiesr velatü asr Rabbi temmim  bilhayr. ALLAHIM, çocuklarımın nasibi için ,   yolcunun yolakcının nasibi için , misafirin nasibi için, kuşun kurdun nasibi için , böcünün börtünün nasibi için , KARINCANIN nasibi için . Sonra kollarını yarımay çizerek tohumları toprağa saçar , tevekkül ederdi .
Hasat bitince tarlaya yüzünü  dönerek ;
Haydi toprak ALLAHAISMARLADIK  ,  ALLAH  taşına toprağına BEREKET
versin .Hakkını helal et .Koyup giden , sebep olan nur içinde yatsın.
Şimdi bunları düşünmüyoruz . Paylaşmayı , yardımlaşmayı bilmiyoruz . Karınca , 
kuş , kurt , böcek aklımıza gelmiyor.
Son yıllarda ANIZ YAKMA illetine kapıldık . Karıncaları , böcekleri  ve onların anız içinde kalan rızklarıyla birlikte yakıyoruz ,Doğayı yok ediyoruz .Ellerimizle yıkıyoruz.Tarlalarımız çoraklaşıyor , ormanlarımız yok oluyor , hayvan nesilleri kayboluyor.Sonra YAĞMUR duasına çıkıyoruz .Ne için ? Sadece kendimizin menfaati için.Buğdayını al , kalan karıncaların kısmetini  yak .Sonrada huzura çık yaradan‘ın. KARINCANINDA  RABBİ olduğu aklımıza bile gelmiyor. Evlerimize  , işyerlerimize KARINCA DUASI asıyoruz. Kendimizi kandırıyoruz.
Yazımızı bir kıssa ile bağlayalım .Hissesine düşen belki alır.
‘’HZ   SÜLEYMAN hayvanların dilini konuşurdu. Bir yıl kıtlık kuraklık olur. Yağmur  duasına çıkılır . Dua yapılacak yere giderken yarı yoldan geri dönülür . Hz SÜLEYMAN topluluğa döner .
Yağmur duası bitti , dönüyoruz. 
Nasıl olur , daha dua yapacağımız yere varmadık , dua bile etmedik .
Olsun , tören bitti .Yolda bir karınca gördüm . Sırt üstü yatmış RABBİNE yakarıyordu .Sesinden ARŞ inliyordu .Bize gerek yok . İnşallah yaradanımız geri çevirmez .
Yoldan geri dönüşte Rahmet bulutları ağlamaya başlar.
(Kıssa, İMAMI GAZALİNİN İHYASINDAN alınmıştır.)

02 Eylül 2006


SİNİR DOKTORU

Geceleri uykum kaçıyor. İşler istediğim gibi yolunda gitmiyor. Her şeyde bir aksilik mi var? BEN mi yanlışım, yoksa insanlar mı değişti? Bize okullarda öğretilenler mi?
Yoksa hayat mı ters akıyor. Her şeyi ince eleyip sık dokuyorum.
Neyse hanım farkına varıyor. Beni SİNİR DOKTORUNA gitmeye ikna ediyor. Randevu alıyoruz, MUAYENEHANE ye gidiyoruz bekleme odasında bekliyoruz.

Hanım kalk gidelim. Ben bu doktora muayene olmak istemiyorum.

Olmaz çok tanınmış bir doktor, kaç gün öncesinden randevu aldık

Olsun ben istemiyorum.

Gene hanım ikna ediyor. Sıramız geliyor. DOKTOR BEY bazı kontrolleri Yapıyor ve sormaya başlıyor.

Çok titiz misiniz?

Evet

İnsanlardan çok şey mi bekliyorsunuz?

Değil ama bazı şeyleri insanlar niye yapıyor, anlamıyorum.

Nelere kızıyorsunuz?

Son defa neye kızdığımı söyleyeyim mi?

Söyleyin

Size kızdım.

Neden?

Bekleme odasında koltuklar eski ve kırık. HANIMINIZIN eskittiği, beğenmediği MOBİLYALARI müşterilerinize layık görüp, muayenehaneye koymuşsunuz. Yeni mobilyaları hanımınıza almışsınız. Şimdi ben size sorayım hastalarınız (müşterileriniz)bu kadar değersiz mi’’hiç saygınızda mı yok’’diye düşünüyorum. Bizden para kazanıp hanımınızı rahat ettiriyorsunuz. Bu beni huzursuz ediyor ve sinirleniyorum.

Sizde haklısınız.

Hanımınızda haklı, hastanızda haklı. Bu iş NASRETTİN HOCANIN hikâyesine döndü doktor bey.  Gülüşüyoruz…

08 Temmuz 2006


GLOBALLEŞME

Kelime  anlamı KÜRESELLEŞME. Hani  biraz  da   bilimsel  ve entel olsun diye GLOBALLEŞME  deniyor. Birazda  kandırma, sömürgeleşmeyi  örtbas etsin diye. Aslıda köleleştirmenin  ta kendisi.
Dünya  bir küre olduğuna göre, yeryüzü  düz olsun, Erciyes  Ağrıdağı, Toros’lar olmasın, her yer dümdüz olsun.
Yani…

Kahramanımız  RAMBO(Roky) , (Biz çocukken  Tommiks , Teksas idi )

Sigaramız  MARLBORO

Yiyeceğimiz Mack DONALD’S

Şarkıcımız  Michael JACKSON

Dilimiz  İNGİLİZCE

Giyeceğimiz LİVE’S

Paramız  DOLAR-EURO

Filmimiz  COVBOY(inek oğlan)

İçeceğimiz  COCA COLA

Bayrağımız çok yıldızlı (Ay – yıldızda neymiş)

* Bunlar olunca Konya’nın Etli ekmeği ,Kayserinin   mantısı ,  pastırması, Adana’nın  Kebabı, Gaziantep’in baklavası, Urfa’nın lahmacun’u, Muğla’nın höşmerimi, Akşehir’in yaprak sarması, Karadeniz’in hamsi pilavı ne olacak..
* Rambo  varken , Atatürk , Yavuz , Fatih, Ulubatlı, Koca Yusuf , Yahya çavuş, Seyit onbaşı, Barbaros, Turgut REİS ‘e gerek kalmayacak.
* Michael JACKSON varken , Aşık VEYSEL , Karacaoğlan  , Barış Manço , Emel Sayın , Yıldız Tilbe’de ne oluyor. Aydın zeybeği , Ankara misketi , halay , horon , Bursa kılıç kalkan , Şeyh Şamil’de oyun mu  olur canım.
* Coca - Cola dururken  Ayran , Şerbet , hoşafta  içilir mi…?
* Live’s dururken , bindallı , folklor kıyafeti de gereksiz , unut gitsin.
Adı konmadık bir şeyimiz kalıyor , Başkanımız George W.Bush olsun.
Ey BİLGE KAĞAN…  Yüz yıllar önceden bunu nereden bildin , torunlarını nasıl uyardın ..?  EY TÜRK TİTRE VE KENDİNE DÖN. Bize nasıl seslendin ..?

Sevgilerimle…  

 2 Haziran 2006


İBRAHİM TATLISES KONSERİ

Binlerce gelincik, yalnız bir ağaç ve bu ağacın yalnızlığına ağlamaya hazır bulutlar..

İbrahim Tatlıses konser verecek, on binlerce hayranı toplanmış. Korumaların coplarına aldırmıyorlar, yeter ki bir dokunalım bir ulasalım diye..

Konser başlıyor, kalabalıklar coşuyor adeta! İbrahim Tatlıses  ‘YALNIZIM’ şarkısını söylüyor. Şarkı söylerken ağlıyor. Bulutlar yağmur oluyor, gelincikler ıslanıyor, on binlerin içine bir hüzün çöküyor.

İşte kalabalıklar ve YALNIZ bir adam. Tıpkı on binlerce gelinciğin içinde tek bir ağaç gibi… Onları yukardan seyreden hüzün bulutları gibi…

28 Nisan 2006


ARGITHANI TÜRKÜSÜ

15 YIL ÖNCE...
Gençliğimizden beri hep İDEALLER peşinde koştuk. Rus sömürgesindeki TÜRK İLLERİNİN acılarını hep yaşadık. Bize HAYALCİ dediler. Ülkemizin, köyümüzün geri kalmışlığı, yolsuzluklar, haksızlıklar bizi hep üzdü. Şimdi bir şeyler yapmamız lazım. Bizi besleyip büyüten kasabamıza hizmet edelim. Gurbetteki arkadaşlar konuşuyoruz. Birimizi köyümüze BELEDİYE BAŞKANI seçtirelim

Kadro açıklanıyor;
Konyadan; Ben YANDIMZADE(Makine Mühendisi-sanayici), ZEKİ abi (formen,sendikacı), ALİ bey (Teknik öğretmen), Mehmet Bey(Teknik Öğretmen)
Ankaradan; KEPENEKLİ BEY (Bakanlık genel müdürü)
İstanbul’dan; TOSUN BEY(Motor fabrikası müdürü-Makine mühendisimiz – Başkan aday adayımız)
Ilgından; AGA (Emekli), Kaplan bey(Teknisyen), Süleyman bey (Teknisyen)
Seçim heyecanı başlıyor. Kahve toplantıları, mitingler, konvoylar yapıyoruz. Köyümüz için yapacaklarımızı, programımızı kitap yapıp dağıtıyoruz. Velhasıl kazanacağımızdan ümitliyiz.

Son gün yılların politikacısı HAKKI ABİ mitingde konuşuyor, sözü bize getiriyor.

- Biz köyümüzün yetiştirdiği bu gençlerimizle iftihar ediyoruz, onlarla  gurur duyuyoruz. Amma onlara bir çift sözüm var;
- İSTANBULDAN, ANKARADAN, KONYADAN, ILGINDAN gelip burada ARGITHANI TÜRKÜSÜ  çalınmaz . 
Eyvah KAYAYI SIRTIMIZA yedik diye aklıma geliyor. Seçimi kaybediyoruz.Hepimiz GURBET ELLERE geri dağılıyoruz . OLSUN..!  KASABAM İÇİN  HER YERDE,HER ZAMAN varım. Ekmeğini yediğim, suyunu içtiğim topraklara vefa borcum, sevgim hiç tükenmeyecek.

08 Temmuz 2006